|
Futbol A.Ş Nasıl Kurtulur ERDİNÇ ERGENÇ
Business Week Türkiye Bu yazının FESAM’a yüklenmesine olanak sağladıkları için ERGENÇ’e ve Business Week Türkiye dergisine teşekkürler.
|
|
|
|
Türk kulüpleri, endüstriyel rekabette Avrupalı rakiplerinin gerisinde. Borsaya açılsalar da ölçek ve şeffaflıkta gerideler. Başarı, profesyonel yönetim, şeffaflık ve istikrara bağlı. Yeşil sahadaki galibiyet, masa başında tamamlanmadıkça küresel başarı zor. |
Bir zamanlar Mithatpaşa Stadyumu’nda Beşiktaş ile Fenerbahçe arasındaki karşılaşmayı seyirciler tel örgülerle birbirinden ayrılmadan yan yana seyredip kendi takımlarını uygarca destekleyebildiği günler yaşandı bu ülkede. Baba Hakkı ya da Lefter gol attığında üzülenler bile güzel hareketleri alkışlama nezaketini gösterebiliyordu. Metin Oktay’ın söylediği gibi o günlerde goller ayakla değil kafayla atılırdı. Sadece o güzel günler ve o güzel insanlar geride kalmadı. Geride kalan biraz da futbolun amatör ruhuydu aynı zamanda. Artık futbol bir endüstri ve taraftarlar da birer müşteri haline geldi. Dünyada uzun zaman önce başlayan ve artık küreselleşen bu eğilim, Türkiye’nin de kapısını çalıyor. Küreselleşme, futbolu da global bir endüstriye dönüştürdü, hatta en popüleri haline getirdi.
Futbol ekonomisi son yıllarda giderek artan bir ilgi alanını oluşturuyor. BusinessWeek, 19 Temmuz 2004’de “Futbol Nasıl Kurtulur?” kapağında Avrupa’da dev bir endüstri haline gelen futbolun finansal olarak büyüdükçe, çıkmaza girmeye eğilimli olduğunu yazıyordu. Bu tehlikeden kurtulmak için yeni araçlar geliştirmesi ve seyirciyi küstürmeden futbolu finansal olarak nasıl ayakta tutulabileceği konu ediliyordu. Türkiye’deki kulüpler henüz bu yolun başında olmasına rağmen, dünyadan öğrenecekleri ve alacakları dersler var. Kulüpler düzeyinde istenen, özlenen başarıların elde edilebilmesinin başlıca şartları, profesyonel bir yönetim, yönetimde istikrar ve ekonomik yapının güçlü olması gibi koşullara bağlı.
Dünyanın önde gelen futbol kulüpleri, uzun süre önce şirketleşerek borsaya açıldı. Bu takımların gelir ve giderlerinin idaresini ve markalarının pazarlanmasını profesyonel kadrolar yürütüyor. Türkiye’nin dört büyük kulübü olan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor da dünyadaki bu eğilime uyarak birkaç yıl önce halka açılmayı tamamladı. Henüz dördünden hiçbiri Avrupa’nın en büyük 20 takımı arasında yer almıyor ancak idari açıdan başarı sağlanması sportif başarıyı da peşinden getirebilir.
Endüstriyel futbolun şekilsel şartları yerine getiren ve uluslararası turnuvalarda başarı peşinde koşarak küresel pazarın parçası haline gelen bu dört kulübü, tıpkı rakipleri olan Avrupalı örneklerdeki gibi bir şirket olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Bu açıdan bakınca dört halka açık kulübün analizi, Türkiye’deki futbolun endüstrileşme ve şirketlerin aynı zamanda kulüplerin kurumsallaşma seviyesini ortaya koyuyor.
Peki ama borsasının hacmi 140 milyar dolar civarında olan (Sadece Google'ın piyasa değeri 120 milyar dolar civarında) bir ülkenin kulüp takımları gelişmiş ülke takımlarının dev bütçeleriyle nasıl rekabet edecek. Kaliteli futbolcuları, teknik adamları nasıl transfer edecek? Yeterli altyapı tesislerini nasıl kuracak? Reklam ve TV gelirlerini nasıl artıracak? Bu sorulara Türkiye’den ilk yanıtı Fenerbahçe ve Beşiktaş vermeye çalışıyor.
Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, uzunca bir süredir "dünya kulübü olmak" olarak açıkladığı hedeflerine ulaşmak için önce altyapı çalışmalarına hız verdi. Büyük kısmını tamamladıkları altyapı tesisleri ve Kadıköy'deki statları ile de Avrupa'nın sayılı kulüpleri arasına girdi. Kulüp gelirlerinde de belirgin bir artış sağlandı. Beşiktaş da benzer bir yol izleyerek, altyapı tesislerini bitirdi ancak kulübün mali yapısının son zamanlarda iyi sinyaller vermediği belirtiliyor. Galatasaray ise UEFA şampiyonluğuyla gelen başarıyı paraya çeviremediği için hala büyük borç yükü altında. Stadını henüz yapamadı ve kulübü düzlüğe çıkaracak projeler arıyor.
MÜZAKERE KONUSU FUTBOL
Türkiye bir yandan Avrupa Birliği (AB) ile uyum yolunda müzakerelere başlarken, piyasalar da yeni rekabet ortamına uyum sağlamaya hazırlanıyor. 35 ana başlık altında toplanan müzakere konularına, halkın sevgilisi futboldaki uyumu da eklemek gerekiyor. Bir anlamda 36. müzakere konusu olabilecek futbolda, Türk takımları Avrupa Birliği kriterlerinin şimdilik uzağında görülüyor. AB’de tüm alanlardaki temel kriter olan şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından önümüzdeki günlerde ciddi problemler yaşanması bekleniyor.
AB Komisyonu ile paralel çalışmalar yürüten UEFA’nın 2004’te belirlediği ve bu sezonda uygulanmaya başlanması gereken yeni kriterler Türk takımlarının Avrupa macerasının sonunu getirebilir. Avrupa Birliği Komisyonu ile ortak hareket eden UEFA, oyuncularına zamanında ödemeye yapmayan, mali tabloları yeterince şeffaf olmayan kulüpleri ciddi şekilde cezalandırmaya ve gerekirse oyun dışına çıkarmaya kararlı. Öte yandan AB yetkilileri de tıpkı şirketlere olduğu gibi kulüplere de gizli vergi indirimleri uygulanmasına karşı. Bu da vergiden muaf Türk takımlarının ve şirketlerinin hayat damarlarını kesmek anlamına gelebilir. Kulüpler ya vergi indirimlerinden ya da Avrupa maceralarından vazgeçmek zorunda kalabilir.
UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik UEFA kriterlerin kulüpleri nasıl etkileyeceğiyle ilgili olarak yaptığı bir açıklamada, ''Avrupa'nın en büyük kulübü bile antrenman sahasını satmak zorunda kaldı. Bu kriterler devreye girdiğinde kulüpler çılgınca harcamalar yapamayacak. Çünkü borçsuz olmak zorundalar” diyordu.
GELİRLER ŞİRKETE GİDERLER KULÜBE
İstanbul Borsası’nda (İMKB) halka açık olarak faaliyet gösteren dört kulübe ait sportif A.Ş’ler bulunuyor. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un İMKB’ye kote şirketleri, kulüplere sermaye piyasalarından fon sağlıyor. Kulüplerinin gelir ve marka haklarını idare eden şirketler, borsanın da en karlı hisse senetleri arasında yer alıyor. Düzenli temettü dağıtan şirketler, düşük riskleri ve düzenli gelirleriyle uzun vadeli yatırımlar için uygun. Borsada en karlı yatırım olarak görünen kulüp kağıtlarında ciddi yabancı yatırımı bulunuyor. Ekspres Yatırım’dan analist Tamer Şengün, sportif A.Ş’lerin neredeyse hiç riskinin olmaması ve gelirin garanti olması nedeniyle yerli ve yabancı yatırımcılar tarafından tercih edildiğini belirtiyor.
Kulüplerin şirketleri gerçekten ilginç yapılara sahip. Beşiktaş hariç diğer üç kulübün şirketi, gelirleri yönetmek üzere kurulmuş. Bu şirketler, kulüplerin gelirler tarafını idare ediyor ve hisselerinin çoğunluğunu elinde bulunduran kulübe yüksek temettü aktarıyor. Bu şirketlerin bilançoları, kulüplerin borçlarını içermiyor. Dünyadaki uygulamalarda bu tür ikili yapılara pek fazla rastlanmıyor. Sadece Beşiktaş’ın borsadaki şirketinin bilançosunda, kulübün tüm gelir ve giderlerini görmek mümkün.
Borsadaki diğer sportif şirketlerin bilançolarına bakarak kulüpler hakkında bilgi sahibi olmak imkansız. Söz konusu şirketlerde sadece gelirlerin olduğu, giderlerin olmadığı bir sistem var. Takımlar maçlarını kaybetse, kulüpler devasa borçlarla yüzleşmek zorunda kalsa da, borsadaki şirketler temettü dağıtmaya devam ediyor. İnternette www.fesam.org ve www.verkac.org gibi futbol ekonomisine yönelik sitelerde yazıları yayınlanan ve “Futbol Endüstrisi” adlı bir kitabı olan futbol ekonomisi uzmanı Tuğrul AKŞAR, bu şirketleri “Dikensiz gül bahçesi olarak” tanımlıyor. Borsada hiçbir şirketin üç-dört yıl gibi bir süre içinde halka arz miktarı kadar temettü dağıtmasının söz konusu olmadığını belirten AKŞAR, uyarıyor: “Kulüpler aslında faaliyetleri sonucu elde ettikleri gelirlerin bir kısmını borsa yoluyla üçüncü kişilere dağıtıyorlar. Bu uzun vadede aktiflerin erimesi anlamına geliyor.”
Gelirlerin artırılmasının gizli bir formülü yok. Avrupa’daki örnekler gibi statların kazanç kapısı haline getirilmesi ve maç günü gelirlerinin bütçe içindeki payını artırmak takımların yapabilecekleri en gerçekçi işlerden biri.
İSTİKRAR ŞART
Türkiye’deki uygulamalar sadece başarısız örneklerle sınırlı değil. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın gelirlerinin dağılımı, dünyadaki örneklerden çok da farklı değil. Bu üç takımın maç hasılatları, televizyon ve sponsorluk gelirleriyle markalı ürünlerinin satışından elde ettikleri kazançlar, Avrupa’nın büyük kulüplerinyle oransal olarak aynı seviyelerde. Ancak Türk kulüplerinin en büyük sorunu yönetim ve ondan kaynaklanacak şekilde takımlardaki istikrar. Hurriyet.com.tr spor editörü Tahir Özışık, yapılması gerekenin günü birlik sonuçlara göre teknik direktörlerin gönderildiği, yönetimlerin değiştiği değil, hedefleri ve planları olan yönetimlerin iş başında kalması olduğunu belirterek ekliyor: “Öncelik kulüplerin profesyonel ellere teslim edilmesi ve gelirlerin olabildiğince maksimize edilmesi olmalı. Bu sayede Avrupa takımları ile rekabet edilebilir ve özlenen başarılar yakalanabilir.”
Futboldan o
eski tadını alabilmenin yolu, endüstrinin küresel kurallarının çevresinden
dolaşmak değil onlara uygulamaktan geçiyor. Yeşil sahadaki başarı, masa
başındakiyle tamamlanmadan futbolun o eski tadının yakalanması zor görünüyor.
|
Profesyonel Yönetim Maçı Kazandırıyor İngiltere’de kulüpler statlardan, İtalya’da yayın haklarından, Almanya’da ise sponsorlardan kazanıyor |
Dünya futbol endüstrisini İngiltere, İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa domine ediyor. Bu beş ülkenin endüstriyel hale gelen futbolunun payı tüm kıtadaki pazarın büyük kısmına hakim durumda. Beş ülkedeki 20 seçkin takımın bu güce ulaşmaları tesadüf olmanın ötesinde iyi yapılmış pazar analizlerine ve profesyonel yönetime dayanıyor.
Dünyanın en zengin 20 kulübünün neredeyse yarısı İngiliz takımlarından oluşuyor. Deloitte & Touche’ın futbolda dünyanın en zengin 20 kulübünü konu eden ve Şubat 2005’te yayınladığı “Futbolda Para Ligi” araştırmasına göre, Avrupa kulüplerinin toplam büyüklüğü 10 milyar dolara yaklaşıyor. 297.5 milyon dolarlık geliriyle Manchester United, sekiz yıl olduğu gibi zenginler liginde ilk sırayı kimseye kaptırmıyor. En zengin ikinci kulüp ise İspanya’dan Real Madrid. Üçüncü sırada ise bir İtalyan kulübü olan AC Milan yer alıyor. Sıralamada, İngiltere’den sekiz, İtalya’dan beş takım, Almanya, İskoçya ve İspanya’dan iki takım ile Fransa’dan bir takım var. Listede yer alan takımlar, finansal üstünlüğün yanı sıra sportif başarıda da birbirleriyle yarışıyor. Deloitte Sports Business Group ortağı Dan Jones, listedeki ilk dokuz takımdan sekizinin Şampiyonlar Ligi’nde birbirleriyle eşleştiğini belirtiyor ve “Bu maçların sonuçları takımların bir sonraki zengin kulüpler sıralamasındaki yerini belirleyecek. Şampiyonlar Ligi’nde mücadele yüzde 20 gelir artışı demek” diyor.
BAŞARININ SIRRI
İngiliz kulüplerinin gelirleri, rakiplerine oranla daha dengeli bir dağılım gösteriyor. İspanya ve İtalya’da kulüp gelirleri önemli ölçüde yayın ücretlerine dayanıyor. Bu iki ülke, diğerlerinden farklı olarak havuz sistemi yerine tekil pazarlıklarla yayın geliri sağlıyor. İngilizler ise stadyum gelirlerinde öne çıkıyor. Almanya’da ise ticari gelirleri oluşturan reklamlar ön planda yer alıyor. Bayern Münih, Deutsche Telekom ile 17 milyon euroluk reklam anlaşmasıyla Avrupa’da en pahalı forma üstü reklama sahip takım. Kulüp, bu sezon 66 bin kişilik yeni stadyumuna taşınarak, maç günü gelirlerini de artırma peşinde. Almanya’daki takımlar, diğer Avrupa ülkelerine oranla yayın haklarında görece düşük paya sahip olmasının nedenini, 2002 yılında Bundesliga’nın televizyon haklarını satın aldıktan sonra batan medya grubu Kirch’ten alınan ders oluşturuyor. Almanya’da şirketlerin futbola katkısı ciddi oranda artarken zenginler ligindeki takım sayısı ise azalmış. Bayern Münih ile Schalke 04, 2005 listesinde alt sıralara kaymış durumda..
Futbol endüstrisi denildiğinde dünyada akla gelen ilk kulüp kuşkusuz Manchester United. Manchester United, küresel anlamda bir endüstri standardı ve dünyanın en çok taraftarı olan takımı. Kulübü en zengin takımlar sıralamasında tepeye taşıyan güç de stada ve ekran başına çektiği seyircisinden geliyor. Kulübün en büyük finansman kaynağı gelirlerinin yüzde 36’sını oluşturan maç günü kazancı. Newcastle United’ın da en büyük gücü de yine fanatik seyircisi. Kulüp üst üste 12 sezon tüm kombine biletlerini sattı ve ortalama seyirci sayısı 52 bine ulaştı. Sports Business Group’tan Robert Elstone, kulüp ile taraftarları arasındaki ilişkinin gerçek bir ortaklık olması gerektiğini belirtiyor. Fakat seyirci sayısının artması her zaman gelirlerin artması anlamına gelmez. Büyük statlardan eğer doğru mimariye sahip ve iyi konumlandırılmışsa, maç gelirlerinin artmasına yol açar. 79 bin 600 stat seyircisi ortalamasına sahip Borussia Dortmund, bu alanda dünya lideri olmasına karşın en zengin kulüpler listesinde ilk 20 arasında bulunmaması bunun en iyi örneğidir. Seyirciyi paraya çevirmenin formülü onu sadece maça getirmek değildir. Bunu en iyi analiz edenler ise İngiliz kulüpleridir.
SEYİRCİ HARCAMASI ÖNEMLİ
Chelsea, 40 bine yakın seyirci ortalamasına karşın seyirci başına 73 euroluk gelir sağlama başarını gösteren ender kulüplerden biri. En zengin kulüp Manchester United 55, en zengin altıncı kulüp Arsenal ise seyirci başına 48 euro gelir elde eder. Sadece bu örnek bile neden İngiliz kulüplerinin Avrupa’daki tek karlı endüstri olduğunu açıklamaya yetiyor.
Yayın hakları kulüpler açısından en önemli gelir kapılarından birini oluşturur. Avrupa’daki kulüpler arasında en yüksek yayın gelirine 134 milyon euro ile AC Milan sahip. TV hakları, bu kulübün gelirlerinin tek başına yüzde 60’ını oluşturuyor. Milan’ın ardından küçük bir farkla Juventus geliyor. Dünyanın en zengin beşinci kulübü Juventus’un 215 milyon euroluk gelirinin Milan gibi yüzde 60’ı aşan kısmı, 130.1 milyon dolar yayın haklarından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Inter, SkyItalia TV kanalıyla yaptığı anlaşma sayesinde bu yıldan itibaren 130 milyon euro gelir sağlayacak.
İtalyan kulüplerinin bu kadar yüksek yayın geliri elde etme sebepleri televizyon kanallarıyla özel pazarlık yapma haklarından kaynaklanıyor. Fakat İtalya’daki diğer kulüpler için aynı genellemeleri yapmak biraz zor.
PROFESYONEL YÖNETİM
İngiltere’nin seçkin takımlarından Chelsea, Rus petrol milyarderi ve para babası Roman Abromoviç’e; AC Milan kısa süre öncesine kadar İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’ye; siyah beyazlı çubuk formasıyla özdeşleşen ve 80’li yılların en popüler takımı Juventus ise Fiat’ın patronu Agnelli ailesine ait. Bunlar futbol dünyasında en bilinen takımlar ve patronları. Bu örneklerde işler genelde iyi gidiyor. Ancak patronların idaresindeki takımlar her zaman başarılı olamıyor. Başarı sadece sportif olmamalı, ticari ve finansal olarak da tamamlanmalı. Patronlar krize girince takımlar da onlarla birlikte krize giriyor. Bu konuda en iyi örnekler İtalya’dan. Bir Roma kulübü olan Lazio, 2002 yılında büyük ortaklarından Cirio Finanziaria’nın 1.4 milyar dolarlık borcu nedeniyle batınca, ciddi bir krize girmişti. Parma ise sahibi olan Parmalat Grubu’nun borçlarını ödeyemez hale gelmesinin ardından finansal olarak batmıştı.
Chelsea’yi Abromoviç’in kucağına iten şey de 265 milyon dolara varan borçlarıydı. Abromoviç, kulübü zor durumdan kurtarıp, başarıya taşıyabilmek için 300 milyon dolar harcamak zorundaydı. Abromoviç’in Chelsea’ye olan ilgisi sadece bir tesadüf veya finansal operasyon olarak nitelemek konuyu hafife almak olur. Avrupa’da futboldan para kazanılan tek ülke, İngiltere. Diğer ülkelerin hiç birinde futbol kazanç getirmiyor.
Onun gibi bir kurtarıcıya sahip olmayan Leeds United ise borçları nedeniyle Premier ligden düşmek durumunda kalıyordu. Ligden düşen bir başka takım ise yakından tanıdığımız İtalya’nın mor menekşeleri Fiorentina idi. Takım, patronuyla birlikte iflas edenler kervanına katılanlardan sadece biriydi. Ekonomik zorluk yaşayanlar sadece bunlarla sınırlı değil. Real Madrid de dahil olmak üzere neredeyse Avrupa’da akla gelen tüm takımlar, borç batağında yüzüyor. Patronların bazıları kulüpleri, bazı kulüpler ise patronları batırıyor.
Hertha Berlin’in Başkanı Bernd Schiphorst, takımın stadını yenileyerek eklediği loca ve özel koltuk gibi uygulamalar sayesinde kulübün kasasına yılda 11 milyar dolarlık ek gelir sağladı. Fransa’da 1996 yılında Olimpik Marsilya takımını satın alan Adidas’ın eski CEO’su Robert Louis-Dreyfus, kendisi gibi bir profesyonel olan Adidas Fransa’nın Pazarlama Müdürü Cedric Dufoix’yı yanına alarak, UEFA kupasına katılan kulübün forma satışlarını 20 binden 250 bine çıkarırken, 45 milyon dolarlık maaş ödemelerini 40 milyon dolar seviyesine çekmeyi başardı.
Futbol endüstrisinin satır aralarını okuyabilenler ve kurallarına uyanlar, gelirlerini artırırken, borçlarını da azaltmayı başarıyor. Endüstriyel futbolda başarı tesadüfe değil iyi pazar analizine dayanıyor. Pazarı iyi okuyan gelirlerini artıran, sportif başarıyı da peşinden sürüklüyor.
|
Futbol tapınağı 1.3 milyar dolara yenilendi
Yaklaşık 1 milyar 300 milyon dolara yeniden inşaa edilen ve Mart 2006’da İngiltere ile Fransa arasındaki maçla açılması planlanan Wembley Stadyumu, Stade de France’ın iki katı büyüklükte. 90 bin kişilik statta, 26 asansör, 30 yürüyen merdiven, 688 yiyecek-içecek noktası, 2 bin kişilik dört restoran, 98 mutfak ve 2 bin 618 tuvalet bulunacak. Stadın ziyaretçilerden yılda 229 milyon pound, yan aktivitelerden ise 40 milyon poundluk gelir elde etmesi bekleniyor. Arsenal ise Emirates Havayolları ile yaptığı 10 milyon poundluk anlaşmayla 357 milyon dolara mal olacak yeni stadının isim hakkını sattı. 60 bin kişi kapasiteli Emirates Stadyumunda ise 100 yürüyen merdiven, 2 bin kapasiteli 150 loca, 250 yiyecek-içecek noktası 900 tuvalet ve bin metrekarelik alışveriş merkezi olacak. Mustafa Taha, Fesam.org sitesinde yayınlanan bir yazısında, Londra Metrosu’nun Wembley nedeniyle 35 milyon poundluk yenileme yatırımıyla yüzde 42 kapasite artırdığını ve stadyum inşaatı sırasında bin 679 kişiye, bittikten sonra ise 7 bin 500’ü aşkın kişiye iş olanağı yaratılacağını belirtiyor. Taha, “Hem Wembley Stadyumu, hem de Emirates Stadyumu önümüzdeki yıllarda Londra için bir stadyumdan daha fazlasını ifade edecek gibi görünüyor” diyor.
|
|
FUTBOL ASLA FUTBOL DEĞİLDİR
Futbolun bir endüstri haline gelmeyi başardığı Avrupa ülkelerinde futbol, bir siyasi mücadele zemini olarak kabul ediliyor. Bu siyasi mücadelenin içinde bazen sınıf çatışmaları, bazen de mezhep farklılıkları kendilerine yer bulabiliyor. İtalya, İspanya, İngiltere, Arjantin ve Brezilya gibi dünya futbolunun kalbinin attığı ülkelerde, bu duruma verilebilecek sayısız örnek var.
La Liga’da 2004 -2005 sezonunun başlamasına yaklaşık bir ay kala Barselona futbol kulübü yönetimi, yeni sezonda takımın giyeceği formaların tanıtımına başlıyor. Nike firmasının Barselona için özel olarak tasarladığı formaların en önemli özelliği, üzerinde reklam olmaması. Her maçını Neu Camp’ta ortalama 80 bin kişinin izlediği Barselona, formasına reklam alamıyor, çünkü Katalan halkı için o forma, üzerine reklam alınamayacak kadar değerli. Ancak, yeni tanıtılan formalarda reklam olmamasına rağmen, kulübün telefonları kilitlenir. İnternet sitesine taraftar derneklerinden protesto mesajları yağar. Yönetimin neler olduğunu anlaması fazla sürmez. Sorun formalardaki sırt numaralarının beyaz olması. Bu durum sizlere garip geliyor çünkü numaraların beyaz olmasında ne sakınca olduğunu anlamanız imkansız. Beyaz, İspanya’da 1930’lu yıllardan başlayan “Franco Rejimi”nin sembolize ediyor. Faşist bir diktatör olan Franco, İspanya’yı yıllarca baskıcı bir şekilde yönetti. İspanyol toplumunda futbola duyulan yoğun ilgi, Franco’yu bu spora el atmaya yöneltti. O yıllarda Real Madrid futbol takımı Franco için, kitlelerin desteğini sağlayabileceği bir aygıttı. Katalanlar bu yüzden Real Madrid’i o bembeyaz formasıyla, faşist merkezi yönetimin temsilcisi olarak görürler. Barselona formasında kesinlikle ve kesinlikle beyaz olamaz. Çözüm kolayca bulundu, numaralar sarı oldu.
İspanya’da formasına reklam almayan ve asla da almayacağını belirten bir futbol takımı daha var. Takımın adı Atletico Bilbao. Bask Bölgesi’nin bu en önemli takımı, Bask bayrağını forması haline getirmiş.
Sanayi devriminin başladığı topraklarda yani İngiltere’de, toplumsal sınıflar birbirinden ayrışmaya daha 1800’lü yıllarda başladı. Aynı dönemde birçok futbol takımı da kurulmaya başladı. Bu takımlar içinden çıktıkları toplumsal sınıfın bir nevi temsilcisiydi. Örneğin Chelsea, Londralı zenginlerin takımıyken, kentteki silah fabrikasında çalışan işçiler Arsenal’i kurdular. Chelsea ve Arsenal arasındaki Londra derbisi, sanki işçi sınıfı ile burjuvaların mücadelesinin yeşil sahalardaki yansıması oluyordu. “İngiliz Premier Ligi”nin dünyaca ünlü takımlarından Manchester United ve Liverpool da liman işçileri tarafından kurulmuş takımlardı. İngiltere’nin bu dev futbol kulüpleri, dünyanın en zengin beş kulübü arasındalar. Endüstriyel futbola tam uyum sağlamalarına, hisseleri borsada işlem gören şirketlere dönüşmelerine ve CEO’lar tarafından yönetilmelerine rağmen, dayandıkları toplumsal taban hala değişmedi. Liverpool taraftarı kulübün hisselerini satın almak isteyen iş adamlarını protesto ediyor. Manchester United’lılar kulüp hisselerinin büyük bir kısmını ele geçiren ABD’li iş adamını Old Trafford Stadı’na sokmamak için barikatlar kuruyor.
İskoçya’da ise futbol kulüpleri arasındaki ayrışma, mezhepsel nedenlere dayanıyor. Zengin Protestanların takımı Glasgow Rangers ile fakir Katoliklerin Celtic’inin karşılaşmalarında, bir spor olayından çok mezhepsel mücadele yaşanıyor.
İtalya’nın başkentinde ise futbol sağ ve sol görüşleri çarpıştırıyor. Roma’nın kırmızısı, Lazio’nun beyaz ve mavisi aslında, her şeyi açıklıyor. Che’nin resimlerinin açıldığı Roma tribünlerine cevabı, gamalı haçlarla veriyor Lazio’lu taraftarlar.
Güney Amerika’da ise durum fakirlik – zenginlik ekseninde. Futbol yenidünyaya Avrupalılarca getirildi. Brezilya ve Arjantin’e yerleşmiş zengin Avrupalıların kurdukları futbol takımları kendi aralarında maçlar yaparken, halk bu kesime tepkisini göstermekte gecikmedi. Arjantin’de zenginlerin River Plate’inin karşısına Boca Juniors, Brezilya’da Flamengo’nun karşısına Fluminese, işte bu yüzden çıktılar.
Futbol artık bir endüstri ama taraftarlar bunun böyle olduğunu hala kabul etmiyor. Kimse gidip hisseleri daha değerli, şirket karlılığı daha yüksek diye takım tutmuyor. Şirketin verdiği hizmetin yani takımın futbol kalitesinin de pek bir önemi yok. İstenen tek şey başarı. Türkiye’de taraftarlığı siyasi etmenler belirlemiyor. Biz renk aşkından bahsediyoruz. Spor basını jargonunda bunun adı “renklere gönül vermek.” Türkiye’de de taraftarlığı sosyolojik kavramlarla açıklayabileceğini düşünenler de var. Ancak, bu yöntemle çok net sonuçlara varmak mümkün olmuyor. Beşiktaş halkın, Galatasaray seçkinlerin, Fenerbahçe zenginlerin takımı demek sizce yeterli bir tanımlama oluyor mu? Bu takımların siyasi, etnik ya da mezhepsel bir farklılığa dayandıklarına dair somut bir olgu da yok. Sonuç olarak söylenebilecek en güzel sözü, Latin Amerikalı Yazar Galeano zaten söylemiş: “Futbol asla futbol değildir.” Tolgahan ÖZKAN
|